23 Ocak 2012 Pazartesi

"ŞEHİRLİ İNSAN BİR MAHPUSTUR!"

Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com

Modern zamanlarda insan şehirde ontolojik-varlığa ilişkin bir acı mı çekiyor? Yoksa şehrin insanı boğan, ürküten, ezen, insanî olan her şeyi öğütücü bir ‘değirmen’e dönüşen yapısı mı onu huzursuzluğa itiyor? Eğer modern zamanlar insanı bunun farkında ise şehirde hâlâ insanî bir ‘hücre’ yaşıyor demektir.

Modern zamanlarda şehirden kaçmanın imkânı yok. Şehirden korunmanın imkânı var mı? Şehir bir saldırı aygıtına mı dönüştü de insanın korunması sözkonusu olsun? Evet! Peki nereye sığınacak insan?

Kimseyi şehirden köye tersine göçe davet etmiyoruz. Köy de şehir de iki ayrı yaşama mekânı olma özelliklerini neredeyse kaybetmiş durumda. Birinden kaçıp diğerine sığınmak imkân dışı. Kaçsanız da gelip sığındığınız yer emniyetli değil. O halde ne demek istiyoruz? Zorlama da olsa nasıl bir koridor açmaya çalışıyoruz?

Bu soru/soruları sorup cevaplar ararken, 1938 yılında Müslüman olan İngiliz yazar, araştırmacı ve kültür adamı Martin Lings’in Türkçeye de çevrilen Hz. Peygamber’in hayatını anlattığı eserinin “Çöl” bölümündeki tesbit ve vurgularıyla karşılaştık. Lings’in yorumları yukarıdaki sorulara cevap koridorları aralayan bir nitelikte.

Lings, Hz. Peygamber’in doğduğu Mekke şehir şartlarını anlatırken ilginç yorumlarda bulunuyor. İlk plânda iyice nüfuz edilmeyince fark edilemeyen yorumlardan bazı kesitleri buraya aktararak, modern zaman şehirleriyle mukayesesini yapalım:

Şöyle diyor Lings, Hz. Peygamber’in çocukluk yıllarındaki Mekke’yi ve şehir insanını anlatırken:
“….. onlara Mabed’in etrafında evler yapmalarını söyleyene dek yarı göçebe bir hayat yaşıyorlardı. Sabit yerleşme tabii ki kaçınılmazdı, fakat bu türlü yerleşme sakıncalıydı. Soyluluk ve özgürlük birbirinden ayrılmaz iki kavramdı ve göçebe özgürdü. Çölde bir insan, mekâna hükmettiğinin bilincindeydi; bu hükmetme sayesinde de bir bakıma zamanın baskısından kurtuluyordu denebilir. Çöl insanı, çadır bozarak dünlerini savabiliyordu; zamanı ve yeri henüz belirlemediği için yarın, bir hüsran olarak görünmüyordu. Fakat şehirli insan bir mahpustu. Onun bir yerde sürekli kalmakta oluşu her şeyi çürütüyor ve –dün, bugün, yarın- zamanın gayesi haline getiriyordu. Şehirler bozulma yerleriydi. Şaşırmışlık ve tembellik onların duvarları arasına gizlenmiş ve insanın uyanık ve tetikte oluşunu köreltmek için hazır bekliyorlardı. Orada her şey, hatta insanın sahip olduğu en önemli özellik olan dil bile bozuluyordu…. “

Lings’in yorumları-satırları modern dünyanın insanın hürriyetini nasıl elinden aldığını görmesi, farketmesi için yol gösterici bir kılavuz gibi. Eski insanın, belki şehirli olmayan ama kendine yeten ‘huzuru’ ile varlığa ve hayatın anlamına nüfuz eden yapısıyla, modern zaman şehirlerinde yaşayan insanının ‘husursuzluğu’nu bir düşünün!

İlginçtir ki insan modern zaman şehirlerinde mekâna hükmetme bilincini kaybetmiştir. Bunu kaybedince de mekân ve bütünüyle şehir insana işkence ederek ölümünü hazırlayan bir düşman haline gelmekte.
İnsan da çaresizlik içinde bu işkenceleri yaşayan ancak, ‘anestezi altındaki bir hasta’ duygusuzluğuyla tepki veremeyen bir ‘canlı’ olarak hayatını sürdürüyor.

Modern zaman şehirlerinde dün de bugün de yarın da bütünüyle “hüsran!”.

Lings, “Şehirler bozulma yerleriydi” derken 14 asır önceyi anlatsa da aslında bugünün modern zaman şehirlerini işaret ediyordu. O zamanın insanı ‘bozulmuyor’du, özgürlüğün ne olduğunun bilincindeydi ve özgürlüğüne sahipti. Düne, bugüne ve yarına hakimdi.

Peki ya bugünün insanı ve şehirleri?

Görüntüsü de gerçeği de gayr-i insanî!

Bakın yaşadığınız şehre! Ne göreceksiniz? Ne yazık ki, bu hız ve ihtirasla insanın şehrin caddelerinde, mekânlar arasında sadece ‘yiyecek arayan’ mikroorganizmalara dönüştüğünü göreceğiz!

Böyle bir akıbetten ancak insanı insana, şehri şehre iade etmekle kurtulunabilir.

Kâhin değiliz, fütürist hiç değil. Sadece çıktığımız yolun, yaşadığımız şehrin bizi nereye götürdüğünü miyop olmayan bir gözle görmeye çalışıyoruz.

(Günebakış, 25 Ocak 2012)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder