20 Nisan 2010 Salı

ŞEHRİNİZİ GÖRDÜNÜZ MÜ?

Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com

Şehrin insanı etkilemesi, insanın sadece ‘bakış’ıyla mı, yoksa insanın şehre sorduğu sorularla ve bu sorulara şehrin verdiği cevaplarla mı ilgilidir? Her ikisiyle de.

“Şehir nedir?” sorusu, ancak “şehir nasıl olmalıdır?”, “insanı nasıl etkilemelidir?” sorularıyla birlikte düşünüldüğünde/sorulduğunda tatmin edici bir cevap bulabilir. Cevap anlamlı olabilir.



Soruları soran ve cevap veren eğer “ârif”lerden ise, sorularının da cevaplarının da kitaplık çapta muhtevayı ve derinliği taşıdığından şüphe yok.

Bu bağlamda; aşağıdaki diyalog, bir şehri görmenin, onu tanımanın, onu hissetmenin, onunla bütünleşmenin ölçüsünü ve ruhunu ortaya koyar. Şehri “gördüğünü zannetme” ile şehri “hakikatiyle görme” arasındaki farkın idrak edilmesi, şehrin ne olduğunun hakikati, yâni şehrin gerçekliğidir. Şehrin bu gerçekliğini görüp, idrak ettikten sonra “demek ki bizim gördüğümüzü zannettiğimiz şehir değilmiş !” diyebiliyorsak, şehrimizi varolan hakikatiyle görmüş oluruz.

Büyük Velîlerden Cüneyd-i Bağdadî’nin talebesi, mektuplarında da bahsettiği Ebubekir Şiblî Hacc’a gidip gelen birisine çeşitli sorular sorup cevap aldıktan sonra şöyle bir soru daha sorar:

- Mekke'yi gördün mü?
- Evet
- Mekke’yi görmekle değişik bir duyguya, hale büründün mü?

Adamın, “- Hayır” demesi üzerine, Şiblî:

“- Öyle ise sen Mekke'yi görmemişsin.” Cevabını verir.

Bu meşhur diyaloğun her sorusuna Şiblî’nin verdiği muhteşem ve derin cevaplarla birlikte, “Şehrin anlamı ve ruhu”nu yakalayabileceğimiz zamanüstü bir ölçüyü görüyoruz.

‘Şehirlerin anası” Mekke’yi anlamanın, kavramanın ve ona aidiyetin en üst ifadesi olan bu diyalog, önemli bir ölçü olarak şehrin insan üzerindeki tesirine de işaret eder. Bu diyalog, bir şehrin insan üzerindeki tesirine ve insanın şehirde bulunmakla şehri ‘görme’si arasındaki müthiş farka işaret ediyor. “Görme”nin ‘bakmak’tan ibaret olmadığı, fizikî bir yönelmeden başlayarak insan ruhunda bıraktığı iz ve tesir, yâni “hal” olduğuna işaret eder.

Yeryüzünde ilk inşa edilen şehir olan Mekke’nin ‘hangi mekânları barındırdığı’na ve üzerinde kimlerin yaşadığından kaynaklanan manâsı, bütün şehirlerin bürünmesi gereken manâ, muhteva ve ‘şehir karakteri’ne delâlet eder. Yukarıdaki diyaloğun ruhunu böyle kavramak gerekiyor.

Velî-Ârif’lerin gözünde bu manâya bürünen şehir, şehrin “ne olması gerektiği”, şehrin insanı nasıl kimyevî bir değişime uğrattığına dair önemli bir ölçüdür.

Şüphesiz Kâbe ve Mekke’nin mekân ve şehir olarak sembolik anlamının ötesinde bir ‘ruhu’ ve Hacc’da ifadesini bulan anlamı var. Şiblî’nin “sen Mekke’yi görmemişsin!” ihtarı, şehri ‘gözle görülenin kalple idrak’ edilmesi olarak anlamak gerekiyor.

Kendi şehrimize böyle bakabiliyor muyuz? Şehrimizi böyle görebiliyor muyuz? Böyle görebilmek için kimlere sahiplik ve nelere yataklık ettiğini bilmemiz gerekiyor..

Şehir kendini hissettirmeli !

Yaşadığımız şehrin de böylesine manalardan pay sahibi bir şehir olduğunu söyleyebiliyor muyuz?

Üstad Necip Fazıl, 1956’da yazdığı bir yazıda zamanın şehirlerinden bahsederken “taşını ve kumunu döken bir böbrek gibi en hayırlı sıhhat şartına kavuşmuş olmakla beraber, böbreğin taş yapma istidadından tamamen kurtulduğu ve bünyeden (toksin)leri yüzde yüz süzücü bir mükemmeliyet arzettiği..” diye bahsettiği steril şehirler, Şiblî’nin “görülmesi gereken şehr”inden pay almış şehirlerdir.

Şehrini arayanlar şehrini anlayanlardır..

Onlar ki; gözle bakıp kalple görenler, yâni hissedenlerdir…

Şehrini göremeyenler de şehrine bu gözle bakamayanlardır. Şehrinde şehriyle ‘hallenemeyen’lerdir.

Büyük ârif Yunus Emre “Bu çeşniyi tadana, kim ne vereler kana” der. Biz de bu anlamda “şehrimizi bir an olsun görüp, bu görmenin verdiği göz kamaşmasıyla başka bir şehre bakmayacağımız” bir idrak düzeyine ulaşabilirsek şehrimizden bir çeşni tatmış olacağız.

Ol şehir bizden, biz de ol şehirdeniz !

(Günebakış, 21 Nisan 2010)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder